Yükleniyor…
Mekke İttifakı’nın Vadettikleri
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde akdedilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kamuoyunda şimdiden geniş çaplı tartışmalara sebep olmuş görünüyor. Esasen konu henüz son derece taze, adeta dumanı üzerinde tütüyor.
Bu yazıda
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde akdedilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kamuoyunda şimdiden geniş çaplı tartışmalara sebep olmuş görünüyor. Esasen konu henüz son derece taze, adeta dumanı üzerinde tütüyor. İttifakın kurucu metni olan andlaşma dahi henüz kamuoyu ile paylaşılmış değil. Ne var ki pakt, henüz emekleme aşamasında olmasına rağmen gerek tavır aldığı varsayılan tehditler gerekse caydırıcılık kapasitesi açısından kapsamlı sorgulamalara tabi tutulmaya başlandı. Öyle ki BM Genel Kurulu vesilesiyle ABD’de bulunduğu sırada katıldığı “100. Yıla Doğru Türkiye-ABD İlişkileri” panelinde, ittifakın Husi tehdidine karşı performansını değerlendirmesi istenen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dahi soruyu “Daha yeni başladık.” şeklinde cevaplamayı tercih etti. Fidan, NATO ile yapılan mukayeselere nazire yaparcasına, meşhur kolektif savunma taahhüdünün yetmiş yedi yıldır yalnızca bir defa devreye sokulduğuna işaret etti.
Bulunduğumuz aşama gerçekten de Mekke İttifakı’nın performansını masaya yatırmak için henüz elverişli bir zemin sunmuyor. Üye devletlerce yapılan ortak deklarasyonlar henüz açıkça bir düşmana işaret etmediği gibi kullanılan dil de genelgeçer barış ve iş birliği ifadelerinin ötesine geçmiş değil. Dolayısıyla bu yazıda ittifaka ilişkin iddialı spekülasyonlarda bulunmak yerine daha mütevazı bir amaca yönelerek yapının üyeleri için ne anlam ifade ettiğine ve gelecekte evrileceği noktaya dair sorgulamalara girişmek görece makul bir tercih olacak.
Klasikleri Raftan İndirelim – Yirmi Üçüncü Yılında Regions and Powers, The Structure of International Security
Barry Buzan ve Ole Wæver tarafından ortaklaşa kaleme alınan Regions and Powers, adeta Soğuk Savaş’ın ardından Uluslararası İlişkiler disiplininde gözlemlenen kısır gündeme vurulmuş bir hançer gibiydi.1 Baskın Soğuk Savaş gündeminin gölgesinde herhangi iki devletin en ufak zıtlaşmasını dahi bloklar arası rekabet üzerinden incelemeye alışan disiplin, yaşanan köklü dönüşüme ayak uydurmakta zorlanmıştı. Meydana gelmekte olan yeni güç dengeleri bazen bu alışkanlığın tortusu ile tek kutupluluk/çok kutupluluk ikilemi üzerinden, bazense küreselleşme öforisinin etkisi ile mekânsızlaşma ve hatta “dünya düzensizliği” kavramlarıyla ifade edilmeye çalışıldı. Ne var ki Birleşik Devletler’in artık yeryüzündeki tek süper güç ve yegâne kutup olduğunu bilmek İran-Suudi Arabistan ilişkilerini veya Pakistan-Hindistan rekabetini açıklamak için yeterli değildi. Yine küreselleşme olgusunun güç kazanması ve dünyamızın görülmedik ölçüde sınır aşan tehditlerle yüzleşir hale gelmesi de coğrafyanın büsbütün önemsizleştiğini göstermiyordu. Buzan ve Wæver, tam da bu açmazın içerisinden mensubu oldukları Kopenhag Okulu nosyonundan da faydalanarak iddialı bir perspektif çıkarmayı bildiler: Uluslararası güvenlik ne yalnızca küresel güç dağılımının doğrudan bir izdüşümüdür ne de küreselleşme sayesinde coğrafyadan kopmuş bir ilişkiler ağıdır. Güvenlik, karşılıklı bağımlılık temelinde bölgesel kümeler oluşturur ve küresel güç siyaseti dahi büyük ölçüde bu görece özerk bölgesel yapılar üzerinden işler. Yazarlar bu özerk bölgesel yapıları “Regional Security Complexes” (Bölgesel Güvenlik Kompleksleri) olarak tanımladılar ve eserin çıkış tarihi itibarıyla dünya genelinde bu türden on bir adet bölgesel güvenlik bütünlüğü/ağı tespit ettiler.
Parçadan Bütüne
Eser; her bir güvenlik kompleksini, güvenlik sorunları birbirlerinden anlamlı ölçüde ayrıştırılamayacak ve bağımsız biçimde analiz edilemeyecek kadar iç içe geçmiş aktörler kümesi olarak tanımlıyordu. Bu bağlamda bir aktörün ilgili komplekse/güvenlik ağına göre pozisyonları farklılık arz etmekteydi. Örneğin bir devlet ilgili güvenlik ağının sıradan bir üyesi olabileceği gibi (bkz. Orta Doğu güvenlik ağı içerisinde Suriye) bununla kalmayarak ilgili yapının işleyişini şekillendirmeye kâdir bir bölgesel güç de olabilirdi (bkz. Güney Asya bölgesel güvenlik kompleksi içerisinde Hindistan). Benzer şekilde bir devlet aynı güvenlik ağı içerisindeki iki rakip gücü ayıran bir tampon vazifesi görebilir veya bütünüyle iki ayrı güvenlik kompleksini birbirinden soyutlayabilirdi. Bu bağlamda 19. yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşan Alman-Fransız rekabetinin ortasındaki Belçika’yı, aynı kompleksin etkili iki aktörünü ayırmasından hareketle bir tampon devlet addedebiliriz. Aynı dönemde Britanya etkisi altında bulunan Güney Asya ile Çarlık Rusyası tarafından yönlendirilen Orta Asya güvenlik komplekslerini ayıran Afganistan ise bir “insulator” (yalıtkan) devlet sayılacaktır. Zira iki güvenlik ağı bu bölge sayesinde ayrışmakta, farklı güvenlik komplekslerinin iç dinamikleri bu havzada soğurularak Afganistan’ın da dahil olduğu tek bir kompleksin oluşması engellenmektedir. Eser son olarak çok da şaşırtıcı olmayan bir “küresel güç” kavramsallaştırması yapmakta ve bu tür devletlerin kapasiteleri itibarıyla birden çok güvenlik kompleksinde aktif şekilde varlık gösterebileceklerini belirtmekteydi. Ancak bu aşamada bir nüansa dikkat çekiliyordu. Bölgesel güvenlik ağının organik bir parçası olmayan büyük güç, bu kapasitesini ya görece düşük profilli “penetration” (nüfuz etme) stratejileriyle hayata geçirecek ya da doğrudan “overlay” (hakimiyet tesis etme) yolunu tercih edecekti. Şüphesiz ki ikinci ihtimalde yerel güvenlik dinamikleri müdahaleci güçler lehine yoğun şekilde suistimal edilecek, muhtemeldir ki ortadan kaldırılacaktı.
Türkiye’nin Payı
Aradan geçen yirmi yılı aşkın zamanda Buzan ve Wæver’ın kavramsallaştırmaları her fırsatta tartıya çıkarıldı. Ancak literatüre bir çırpıda göz atıldığında dahi çokça hırpalanmadan ayakta kalmayı başardıkları görülebiliyor. Eserde Türkiye’ye biçilen yalıtkan devlet rolü ise bu bağışıklıktan nasibini alamamış olmalı ki gelişen şartlar belki de en çok bu tanımlamayı test etti. Yazarlar da sanırız ki bu ihtimali sezerek epeyce ihtiyatlı ve sürprizlere hazır bir dil tercih etmişlerdi:
Gerçekten de 2003’ün Türkiye’si ne tam anlamıyla Avrupa güvenlik dinamiklerinin bir üyesi ne de Orta Doğu güvenlik bütününün vazgeçilmez bir parçası idi. Bir Post-Sovyet ülkesi ise hiç değildi. Bir diğer ifadeyle, çevresindeki üç ağın da temel güvenlik dinamikleri Türkiye hesaba katılmaksızın ortaya konabilir, rahatlıkla açıklanabilirdi. Yazarlar da bu gerçeği bütün çıplaklığıyla görüyor ancak Türkiye’nin potansiyelini de göz ardı edemediklerinden yaşanan gerilimi “güçlü insulator” lehine çözümlemekle yetiniyorlardı. Doğrusu ilginç bir tablo vardı ortada. Aynı ülke hem etrafındaki hiçbir bölgesel güvenlik kompleksinin asli üyesi değildi hem de her biri üzerinde ciddi şekilde etkili olabilirdi. Hatta etkisi beklenenin ötesinde artan bir Türkiye farklı güvenlik ağlarındaki ülkelerin hesaplarını birbirine bağlayabilir, bölgesel güvenlik komplekslerinin sınırlarını silikleştirebilirdi.

Yılların Getirdikleri
2003 sonrası gerçekten de Türkiye için tarihin akışının hızlandığı bir dönem oldu. Türkiye her geçen gün çevre coğrafyalardaki güvenlik olaylarına daha da derinlemesine bir şekilde dahil oldu. Bu inisiyatifler bazen küresel belirsizlikler çağında “istikrarlaştırıcı bir gücün” faydalı girişimleri idi, bazense düpedüz cüretkârca atıldığımız fırtınalardan paçamızı kurtarmaya çalışıyorduk. Ulusal güvenliğimiz bir süre uçurumun kenarında, bıçağın sırtında seyretti. Yeri geldi Suriye’de aynı anda ABD ve Rusya ile bozuştuk; yeri geldi Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Mısır ve İsrail’i karşımızda bulduk. Ancak gün geldi, herkesin tepeden tırnağa pür silah dolaştığı o sokaklarda bir kez sırtımızdan hançerlendiysek ertesi sefer hançeri saplamasını da öğrendik.
Buzan ve Wæver’ın ülkemiz için en cesur öngörüsü, Türkiye’nin çevre güvenlik ağlarından birine entegre olarak bölgesel bir güce dönüşmesiydi. Bugün ise bununla sınırlı kalmayan, farklı bölgesel güvenlik kompleksleri arasında muhtelif bağlantılar tesis eden bambaşka bir Türkiye manzarası ile karşı karşıyayız. Köşeleri Libya, Suriye, Azerbaycan ve Ukrayna’ya oturan eşkenar dörtgenin içindeki güvenlik olayları birbirini hiç olmadığı kadar yakından etkiliyor. Bu durum kâh Türkiye’yi birbirinden ilginç “benzemezler ittifakları” ile karşı karşıya getiriyor, kâh öngörülemez fırsatlar sunarak doyasıya sevindiriyor. Rusya’nın Ukrayna’da nefesini tüketmesinin Suriye sahasında sunduğu esneklik de Libya’daki kazanımların Doğu Akdeniz’de tetiklediği yalnızlaşma da bu yeni düzlemin birer sonucuydu. Esasen bu durum, rakibin savunma hattımızın arkasına sürekli beklenmedik ara paslar gönderdiği bir futbol maçına benziyor. Yegâne tehdit algısı kuzeydoğudan gelecek bir Sovyet saldırısı veya Ege’de bir Yunan savaşı olan Türkiye kuşkusuz savunma dörtlüsünü çok daha tekdüze bir biçimde kurgulayabilirdi. Bugün ise meşhur tabirle, “topun olduğu her yer pozisyon.” Kısacası, geçen yıllar hem Türkiye’nin yükünü ağırlaştırıyor hem de onu pişiriyor.
İttifak’ın Geleceği
Çevre coğrafyalardaki bu aktif rolü, bölgesel sahiplenme odaklı çalışmalarda Türkiye’den beklentiyi artırdı. Bilhassa Orta Doğu’nun hallaç pamuğu gibi atıldığı son üç yılda, istikrar arayışının ancak kolektif kurumsal mekanizmalarla dindirilebileceği fikri hiç olmadığı kadar kuvvetli şekilde seslendirildi. ABD’nin Orta Doğu Bölgesel Güvenlik Kompleksi’ne müdahalelerinin nüfuz etme stratejisini fersah fersah aşarak İsrail ile eşgüdüm içerisinde hakimiyet tesis etme safhasına vardırılması bu durumun birincil sebebi idi. Ne var ki bölge kamuoyunun bu talebine cevap vermeye istekli ülkelerin sayısı halihazırda çok fazla değil. Mekke İttifakı tam da bu nedenle görkemli olma pahasına fonksiyonelliğini ilk anda yitirmiş kalabalık bir cephe biçiminde değil, samimiyeti sınanmış bir dar kadro faaliyeti olarak planlandı. Bu yazının yayınlandığı tarih itibarıyla gerçekleştirilen ilk toplantılar sessiz ve hedefe dönük kapasite artırma çalışmalarından ibaretti. Gidişat, ayakları yere sağlam basan uzun vadeli bir çalışma niyetine işaret ediyor. Tam da bu nedenle bugünün işi, Riyad’a atılan füzeler nedeniyle Mehmetçik’in Yemen çöllerinde dökeceği kanın yaygarasını koparmak değil, İttifak’ı sendeletebilecek uzun vadeli yapısal risklere işaret etmek olmalı. Bunu yaparken Buzan ve Wæver’ın çizdiği şemayı daimî surette aklımızın bir köşesinde tutacağız.
Engelli Bir Maraton Koşusu
Atletizme meraklı okuyucuların hemen itiraz edeceği üzere, engelli koşuların en uzun mesafeli olanı üç bin metredir ve bu uzunluk bir maraton koşusuna göre epeyce kısadır. Ne var ki teknik olarak hatalı bu ifade, Mekke İttifakı’nın karşı karşıya olduğu meydan okumaları nitelemek için son derece uygun. Zira süreç yalnızca iç ve dış engelleme girişimleri ile değil, zamanın yıpratıcılığı ile de sınanacak.
İttifak’ı ilk aşamada zorlayabilecek en önemli husus, üç üye devletin ortak bir bölgesel güvenlik kompleksinin parçası olmamalarıdır. Elbette yukarıda da dikkat çekmeye çalıştığım üzere güvenlik komplekslerinin sınırları bugün için belirsizleşmiş ve ağlar arası bağlantılar çeşitlenmiştir. Esasen her bir üyenin aynı bölgesel güvenlik ağının parçası olması başarılı bir askeri ittifakın zorunlu koşulu da değildir. Ne var ki üye ülkelerin hepsini aynı anda endişeye düşürecek tehditlerin fazlalığı kuşkusuz safları sıklaştıracaktır.
Evvela, Mekke İttifakı üyesi ülkelerin güvenlik öncelikleri aynı coğrafyada yoğunlaşmamaktadır. Türkiye’nin birincil odak noktası Kuzey Suriye ve Irak iken Suudi Arabistan’ın önceliği Arap Yarımadası’nın güvenliği ve Körfez’de istikrardır. Pakistan ise halen ciddi iç güvenlik sorunları yaşayan, Afganistan sınırında yıpratıcı milis faaliyetleri ile meşgul bir devlettir. Üstüne üstlük dev komşusu Hindistan ile yıllardır süregelen tüketici bir nükleer rekabet içerisindedir. Dolayısıyla öncelikli problem, farklı bölgesel güvenlik gündemlerinden nasıl ortak bir hareket planı damıtılabileceğidir.
Bu durum ile bağlantılı bir diğer sorunsal ise üye ülkeler arasındaki ortak tehdit algısının zayıflığıdır. Üç paydaş ülke benzer coğrafyalarda kavga vermedikleri gibi mücadele ettikleri rakipler de birbirlerinden farklıdır. Devletlerin tehdit algısını coğrafi yakınlık, toplam güç, saldırı kapasitesi ve algılanan niyetler belirlediğine göre; farklı sahalarda muhtelif rakipler ile didişen müttefiklerimizin yardımına koşmak için kuvvetli sebeplere ihtiyacımız var. Doğrusu bu herkes için geçerli. Keşmir sınırında son derece dezavantajlı bir statükoyu sürdürmeye çalışan bir Pakistan için Kıbrıs’taki olası bir Türk-Yunan çatışması ne kadar öncelikli olabilir? Keza Suudi petrol endüstrisinin merkezi Zahran’a düşecek potansiyel İran füzeleri Türk milli güvenliği için gerçekten yaşamsal bir tehdit midir? Veya belki de üç ülkenin bambaşka bir niyeti var ve hedef bir ülkeye/ülke grubuna karşı güçlerini birleştiriyorlar?
Bu sorulara verilecek samimi cevaplar, şu an için düzenlenecek ortak askeri tatbikatlardan bile daha kritik. Elbette başarılı askeri birlikteliklerin bu tür konuları askıda bırakmaları beklenemez. NATO için Rusya “doğrudan bir tehdit”, Çin ise “sistemik bir meydan okuma”dır. Kutsal İttifak’ın hedefi Osmanlı Avrupası’nı parçalamak, Delos Birliği’nin işlevi Pers İmparatorluğu’nu Ege Denizi’nden çıkarmaktır. Pek tabii Mekke İttifakı şimdilik daha düşük profilli bir söylem geliştirmek arzusunda olabilir. Her hâlükârda, ortaya konan amaçlar ile hazırlanan kapasite ve yapılan iletişim kampanyası arasında tutturulacak eşgüdüm üye ülke kamuoylarının bu projeye olan inancını somutlaştırmada en kritik faktördür. Neticede askeri birlikteliğimizin temelindeki organik bağ, son derece objektif ve gözlemlenebilir bir kriter olarak ittifakın caydırıcı kapasitesini belirleyecektir. Eksikliği halinde ise rakiplerimiz en başta bu alanı suistimal etmekten geri durmayacaklardır.
Üye ülkelerin risk algılarındaki bu ayrışmanın bizi sürükleyebileceği tek risk çatışma anında yalnız bırakılmak değildir. Devletler bazen de müttefiklerine güvenerek ateşe körükle gider, kendi çıkarları doğrultusunda tırmandırdıkları çatışmalara bir bütün olarak ittifakları sürüklerler. Üye devletlerin bu riskten kaçınmak için yükümlülüklerini olabildiğince dar yorumlamaları, neticede ittifakın caydırıcılığını eritecek bir kısır döngüyü başlatabilir. Sahi, Riyad ve İslamabad’daki karar mercilerinin ne kadar aklıselim üzere hareket ettiklerinden emin miyiz? Yıllardır NATO’dan gerekli desteği alamadığından müşteki bir ülke olarak, yeni müttefiklerimizin maruz kalacakları en ufak sorunu dahi Mekke İttifakı’nın kolektif meselesi haline getirmeye çalışacaklarını da biliyor olmalıyız. Belki de istenmeyen bir çatışmaya girme riskimizi bertaraf etmek için müttefik ülke kamuoylarını etkilemek üzere çalışmalar yapmalıyız… Bu tür endişeler çoğaltılabilir. Şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim.
İttifak’ın göze çarpan bir diğer açığı ise üye ülkelere şimdiden giydirilmeye çalışılan görev tanımlarında yatıyor. Esasen bu bir ölçüde kamuoyu hedeflenerek yaratılan bir algı, ancak karar mercileri nezdinde de bir karşılığı olduğunu düşünmemek elde değil. Söz konusu yaygın söylentiye göre “Türkiye’nin savunma sanayii, Suudi Arabistan’ın maddi gücü ve Pakistan’ın nükleer kabiliyetleri” harikulade bileşenler olarak İttifak’ı başarıya ulaştıracaktır. Ortak savunmanın kolektif bir fayda üretmesi nedeniyle yük paylaşımında hangi ilkelerin esas alınacağı konusu, esasen Uluslararası İlişkiler literatürün uzun süredir gündeminde. Bu külliyata vakıf olunmasa dahi Donald Trump’ın NATO hakkındaki serzenişlerine kulak verilebilir ve askeri ittifakların belli fonksiyonlarının ilanihaye bazı üye ülkelerin sırtına yüklenmesinin ne kadar sakıncalı olduğu kavranabilir. Elbette Mekke İttifakı, üyelerinin görece uzmanlaştığı hususlardan fayda devşirecektir. Ne var ki tarih öncesinden beri temelinde omuz omuza savaşma olgusunun yer aldığı askeri ittifakların; bir ülkenin asker, bir diğerinin para, bir diğerinin ise silah temin ettiği bir savaş makinası gibi tasarlanması zaman içerisinde üye ülkelerin birliğe bakış açılarında ciddi kırılma ve yozlaşmalara neden olacaktır. Mekke İttifakı da bu kuraldan müstesna olmasa gerektir.
İttifakın geleceğine ilişkin parmak basmak istediğim son konu ise bu yeni yapı nedeniyle doğacak güvenlik taahhütlerinin üye ülkelerin mevcut bağlılıkları ile nasıl uyumlu kılınacağı ve yıllara sâri genişleme sorunudur. Türkiye NATO’nun etkili bir üyesi olduğu gibi Pakistan’ın Çin, Suudi Arabistan’ın ise ABD ile yakın güvenlik ilişkileri mevcuttur. Dolayısıyla üç ülkenin geliştirdiği bu özerk girişim, şimdiden müstakil taahhütlerin sınırları içerisinde nefes alıp veriyor. Burada dikkat çekmeye çalıştığım esas sorun, olası bir büyük savaşta üyelerin farklı kamplara düşme riski değil. Doğrusu bu biraz absürt bir senaryo. İşaret edeceğim husus bundan ziyade, ilgili taahhütlerin Mekke İttifakı’nın ruhuna içkin bölgesel sahiplenme ideali ile yaşayacağı gerilim. Buzan ve Wæver’ı tabiri ile her üç ülke de ABD ve Çin’in “nüfuz etme” ve “hakimiyet kurma” stratejileri ile boğuşmaktadır. Bu fiili durumdan ayakları üzerinde dik durabilen ve büyük güçleri kendi mahallelerine dönmeye davet eden bir gündem üretmek hiç kolay olmayacaktır. Böylesi bir gündemin canlı tutulmadığı alternatif senaryo ise dağın fare doğurması demektir. İslam dünyasının askerî açıdan en kudretli birkaç ülkesinin bölgelerine ilişkin hiçbir pozitif teklif içermeyen pasif bir savunma birlikteliği kurması kabul edilemez. Mevzisini her geçen gün ileriye taşıyacak vurucu bir askeri gücün tesisi bu bakımdan zorunludur. Üye ülkelerin bu hedefi bir bayrak gibi taşıması, doğal süreç içerisinde İttifak’ın genişlemesi meselesini de muhakkak ilgili ülkelerin gündemine taşıyacaktır. Gerek halk tabanının gerekse yönetici elitlerin aynı ideali paylaştığı olası yeni üyelerin İttifak’a katılımı ise bu aşamada artık bir külfet değil, İttifak’ın gücüne güç katacak gelişmeler olarak addedilmelidir.
Velhasıl, Mekke İttifakı bugün için kalbimizi kıpırdatan jenerik bir isimden ibaret. Fakat akıllıca idare edilirse milyarları aşkın Müslüman için bir umuda dönüşebilir. Tam da bu nedenle üzerine titrenilmeyi hak ediyor.
Kaynakça ve dipnotlar
Buzan, Barry, and Ole Wæver. Regions and Powers: The Structure of International Security. Cambridge: Cambridge University Press, 2003.
Metne dön

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor…